Türkler, Müslüman olmadan önce gösterdikleri toplumsal yardımlaşma ve
dayanışmayı, İslâmiyet'i kabulden sonra da fazlasıyla göstermişlerdir. Çünkü
İslâm, sosyal adaletin tahakkuku için bir çok prensipler koymuş, zengine karşı
fakiri korumuş, iktisadi ve sosyal hayat için çok adilane bir siyasetin sahibi
olmuştur. İslâm dini, insanların en hayırlısı, insanlara en çok faydalı
olanlardır diyerek, sosyal yardımlaşmaya ibadet ruhu kazandırmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde, emeği ile hayatını kazanan kişilere ve bazı
zümrelere yöneltilen sosyal güvenlik önlemlerini, meslek kuruluşlarının
sağladığı yardımlar ve sosyal yardımlar olarak başlıca iki grup altında
toplayabiliriz.
1.Meslek Kuruluşlarının ( Loncaların ) Sağladığı Yardımlar:
Osmanlı toplumunda esnaflar LONCA adı verilen teşkilatlara sahiptiler. Her
esnaf muhakkak bir loncaya kayıtlı olur, loncasının koruması ve denetimi
altında bulunurdu. Bugünkü tabipler odası, mimarlar odası, şoförler odası
gibi... Dükkan açma hakkına GEDİK denilirdi. Gedik' e sahip olmak için
çıraklık, kalfalık yapıp, ustalık belgesini almak gerekirdi.
Loncaların başlıca görevleri şunlardı:
1- Üye sayısını, üretilen malların kalitesini,fiyatını belirlemek
2- Esnaf arasındaki haksız rekabeti önlemek,
3- Esnaf ile devlet arasındaki ilişkileri düzenlemek,
4- Üyelerine kredi vermek.
Her loncada yaşlılardan meydana gelen 6 kişilik bir "ustalar kurulu"
vardı. Bunların en yaşlısı başkan olur ve Şeyh adını alırdı.
Şeyh : Çıraklık ve ustalık törenlerini yönetir ve cezaların uygulanmasını
sağlardı.
Kethüda : Loncayı dışarıda temsil eder, hükümetle ilişkileri düzenlerdi.
Nakib : Şeyhi temsil eder,esnafla şeyh arasında aracılık yapardı.
Yiğitbaşı : Disiplin işleri ve esnafa hammadde dağıtımını yapardı.
Ehl-i Hibre : İki kişiydiler. Mesleğin sırlarını bilen, malların kalitesi
bildiren, fiyat
belirleyen uzman ( Bilirkişi ).
Bu 6 kişiden oluşan Lonca kurulunun dışında Lonca teşkilatıyla ilgili devlet
görevlileri de vardı. Bunlar:
Kadı : Lonca birliklerinin en üst makamıydı. Esnaf arasındaki anlaşmazlıkları
çözümler ve yukarıda belirtilen altı kişilik kurulun seçilmesini onaylar veya
görevden alırdı.
Muhtesib : Çarşı ve pazar denetlemesi yapardı. Satılan mal ve fiyatları kontrol
ederlerdi ( zabıta ).
Esnafı üreticiler ve hizmet erbabı olarak ikiye ayırabiliriz.
a)-Üreticiler : Hammaddeyi işleyerek, işlenmiş madde haline getiren
esnaflardır. Örneğin : Bakırcı, kılıççı, fırıncı, demirci gibi...
b)-Hizmet Erbabı: Toplum için gerekli bir hizmeti yapan esnaftır. Örneğin:
Berberler, hamallar gibi...
Osmanlılar döneminde en önemli ve etkili lonca olarak Ahilik teşkilâtını
görmekteyiz. Ahilik, Selçuklular döneminde ortaya çıkan, zaman içinde Anadoluya
yayılan, Anadolunun Türkleşmesi ve İslâmlaşmasında, Osmanlı İmparatorluğunun
kuruluş ve gelişmesinde önemli katkılar sağlayan, dinî-ahlâkî, askerî, siyasî,
ekonomik, sosyal, kültürel ve eğitim amaçlı fonksiyonlar icra eden önemli bir
kuruluştur.
Ahiler, icra ettikleri fonksiyonlara göre bir yayılış tarzı göstererek,
şehirlerden kasabalara, köylere hatta dağ başlarına kadar uzanmışlardır.
Ahiler, hizmet edebilecekleri her yere zaviyeler kurup, teşkilâtlarını en ücra
köşelere kadar yaymışlardır.
Ahilik, Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşu tamamlandıktan ve devlet müesseseleri
oluşturulduktan sonra, bilhassa II. Murat ve Fatih dönemlerinden itibaren bazı
fonksiyonlarını kısmen veya tamamen kaybederek bir esnaf teşkilâtına dönüşmüş,
geleneklerini ve eğitimini bu kesimde devam ettirmiştir. Böylece Ahilik, küçük
esnaf, usta, kalfa ve çırakları içine alan, onların dayanışmaları kadar,
mesleklerini dürüstçe ve özenle yapmalarını, ayrıca eğitilmelerini amaçlayan
bir lonca teşkilâtı olarak yararlı hizmetler vermiştir.
Ahilik teşkilâtı tarih sahnesine çıkışının ilk yıllarının Selçuklular ve
Anadolu Beylikleri döneminde ordu fetihle meşgul olurken, içerde emniyeti ve
asayişi sağlamak gibi askerî nitelikte bir fonksiyon icra etmiştir. Bu
fonksiyonun gereği Ahi birlikleri mensuplarına silâh kullanma, haberleşme,
destek ve ikmal hizmetleri, açlığa ve susuzluğa dayanma, sır saklama gibi
konularda askerî eğitim vermişlerdir. Fakat Ahilik teşkilâtı Osmanlı
İmparatorluğu kuruluşunu tamamladıktan sonra bu görevini ve onun gerektirdiği
askerî eğitimi terk etmiştir.
Ahiliğin tarikat görünümünde bir teşkilât olması, birtakım ilkelerinin ve
kendilerine has bir hayat tarzlarının olması bu kuruluşta ahlâkî eğitimi,
meslekî bir kuruluş oluşu da meslekî eğitimi ön plâna çıkarmıştır.
Ahiliğin bir meslek kuruluşu olması bu birliklerde doğruluk ve sadakate dayanan
meslekî ahlâkı da önemli kılıyordu. Müşteriyi aldatmamak, malı överek yalan
söylememek, hileli ölçüp tartmamak, karaborsacılık yapmamak, müşteriyi
kızıştırmamak, alışverişte iyi muamelede bulunmak, işinde dikkatli olmak ve
işini savsaklamamak gibi ahlâki ilkelere önem veriliyordu.
Ahilik teşkilâtının en önemli fonksiyonlarından biri de başta mensupları olmak
üzere insanlar arasında yardımlaşma ve sosyal dayanışmayı sağlamak olmuştur.
Bunun için her esnaf zümresi, yönetim giderleri ile aralarında yardımlaşma ve
dayanışmayı sağlamak üzere bir sandık oluşturmuştur.
Esnaf Sandığı
Çok eskiden beri Anadoluda ve Osmanlı İmparatorluğunun Türklerle meskun
yerlerinde her esnafın bir yardım sandığı vardır. Buna, Esnaf Vakfı ,
Esnaf Sandığı ve daha önceleri Esnaf Kesesi derlerdi. Sandık,
mütevelli veya sandık vakfı yöneticisinin yönetiminde faaliyetini sürdürürdü.
Sandığın başlıca gelir kaynaklarını, esnafın teberruları, çıraklıktan kalfalığa
ve kalfalıktan ustalığa yükselirken ustanın çırağı ve kalfası için verdiği
teberru, haftalık veya aylık olarak esnaftan gücüne göre toplanan paralar,
nemadan ve toplanan paranın işletilmesinden elde edilen gelirler oluştururdu.
Sandık gelirlerinin harcandığı başlıca yerler ise şunlardı: ticaret veya
işlerini genişletmek isteyen esnafa verilen borçlar, Ramazan aylarında ahali
için yapılan masraflar, hali vakti yerinde olmayan esnafa yapılan karşılıksız yardımlar,
vefat eden esnaf için yapılan cenaze giderleri,
felakete uğrayan esnafa yapılan yardımlar, esnaftan fakir olanların hastalık
masrafları, evlenecek olan fakir ve kimsesiz gençlere yapılan yardımlar,
müteferrik masraflar, onarım giderleri, alimlere ve diğer din adamlarına
yapılan yardımlar, vergiler, yaz aylarında kullanılan sebil sular ve kar
bedelleri.
Esnaf teşkilâtının Üyeleri
Esnaf birliklerine kayıtlı üyelerini, hariciler ve dahililer olmak üzere iki
grupta toplamak mümkündür .
Hariciler, herhangi bir sebepten dolayı, çalışma hayatının dışında kalanlardır.
Bunlar emekliler, maluller ve sakatlardır.
Esnaf birliklerine kayıtlı üyelerin ikinci grubunu oluşturan dahililer ise,
fiili olarak çalışma hayatının içerisinde bulunanlardır. Bunlar ise, yamak,
çırak, kalfa ve ustalardır.
Ahilik Kuruluşunun Zayıflaması ve Ortadan Kalkması:
Tarihi, sosyal ve ekonomik zorunlulukların ortaya çıkardığı, bir çok amaca
hizmet eden, bir Türk esnaf birliği kuruluşu olan Ahilik ve onlar tarafından
kurulan esnaf ve sanatkar birliklerinin koydukları ana kurallar, daha sonraları
bu alanda hazırlanan kanunnamelerin, tüzüklerin temelini teşkil etmiştir. İlk
zamanlarda dericilik ve bağlık işçiliği ile uğraşırken, bu sanat kolları
sonraları 32ye ulaşmış, ahilik teşkilâtının kurduğu sağlam meslekî ve ahlâkî
düzen, birbirlerine bağlılık ve yardım, onları diğer esnaf ve sanatkarlar
üzerinde etki ve üstünlük kurmaları sonucunu doğurmuş ve giderek, Osmanlı
ülkesindeki bütün sanatkarları, ahi babalarından ya da onların yetki verdiği
kişilerden aldıkları yeterlik ve izin belgeleri ile iş görür, sanat icra eder
bir duruma getirmiştir.
Bu durumun, yani ahiler birliği mensuplarına tezgah başında sanat, zaviyelerde
edep öğretmenin Müslümanlara özgü olarak sürüp gelmesi 16. yüz yıla dek uzamış,
fakat Osmanlı Devletinin gayri Müslimler üzerindeki egemenlik alanı büyüyüp
genişledikçe, sanat ve sanatkarlar çoğalıp dalları arttıkça, bu Müslüman ve
gayri Müslim ayırımı daha fazla sürdürülememiş, gayri Müslim tebaanın
artmasıyla oranlı olarak muhtelif dindeki kişiler arasında ortak çalışma
zorunluluğu doğmuştur. Bu, din ayırımı gözetilmeden vücut bulan, eski
mahiyetinden büyük farkı olmayan yeni yapıya gedik denmiştir.
İmparatorluğun son yıllarında ise, kapitülasyonların ezici baskısı ve yabancı
kökenli malların iç pazarlara girmesiyle rekabete dayanamayan yerli imalat
giderek çözülmüş ve loncalar 19. yüz yıldan itibaren etkinliklerini yitirmiş,
giderek ortadan kalkmışlardır.
II. Sosyal Yardımlar ( Vakıflar ) :
Vakıf : Bir müslümanın malının bir bölümünü veya tamamını hayır amacıyla
bağışlamasına denir.
Vâkıf : Vakfeden kişiye denir.
Mevkûf : Vakfedilen mala denir.
Mütevelli : Vakıf yöneticisine denir.
Vakfiye : Kadı huzurunda düzenlenen, vakıf şartlarını belirten sözleşmeye
denir.
VAKIFLARIN ÖNEMİ: Vakıflar yoluyla şehir, kasaba, köy gibi yerleşim
merkezlerinde cami, medrese, yol, çeşme vb. bir çok yapı vakıflar yoluyla
yapılmış, böylelikle devlete imar konusunda yapılacak fazla bir şey
kalmamıştır.
Osmanlılar döneminde önemli bir sosyal yardım kuruluşu vakıflardır. Vakıf, bir
malı, menfaati kamuya bırakılmak üzere özel mülkiyetten çıkartmaktır. Türklerin
İslâmiyet'i kabul etmelerinden sonra dinsel bir yön de kazanan vakıflar, genel
olarak şu amaçlarla kurulmuştur: Hayır yapmak ve topluma faydalı olmak, dinî
ihtiyaçları karşılamak, sağlık, kültür ve bayındırlık alanlarında toplumun
ihtiyaçlarını karşılamak, sanat eserleri yaptırmak, kent ve kasabaları
süslemek, dolayısıyla toplumun kültür ve sanat düzeyini yükseltmek, servetin
varislerini korumak, onlara belirli bir gelir ve geçim imkânı sağlamak.
Bunlardan başka, dinî hizmetlerin görülmesi, Türk kültürünün yeni fetih edilen
topraklarda yerleşmesi ve yayılması, sınırlar dışında yaşayan Türklerin Anadoluya
gelişlerinde kolaylık görmesi amaçlarına yönelik vakıflar da kurulmuştur.
Toplumsal bir kurum olarak vakıf:
Vakıflar devletin elini uzatmadığı bazı alanlarda özel kişiler veya devlet
hariç diğer tüzel kişilerce kurulan, kamu hizmetine dönük kurumlardır.
Vakıfların bir kısmı her ne kadar hastane, köprü, kitaplık, han, çeşme gibi
herkesin kullanımına açık yerlerse de, öksüz yurtları, yoksul öğrencilere
yurtlar, aş ocakları, yoksul ve kimsesizlerin barındırılması, güçsüz, hasta ve
sakat bireylerin bakımı gibi amaçlara yönelik vakıflar da bulunmaktadır.
Vakıflardan yararlanacakların adları belli değildir. Böylece vakıflar
günümüzdeki, Devletçe bakılma usulüne oldukça yaklaşan özellikleri olan
bir kurum olmaktadır. Denilebilir ki, günümüzün en ileri bir sosyal güvenlik
uygulaması olan Devletçe bakılma, vakıfların çağdaş şartlara uydurulmuş
halidir.
Ekonomik bir kurum olarak vakıf:
Vakıf servetin atıl, verimsiz kalmasını önleyen, paranın ve malın kamu yararına
işletilmesini öngören, iktisadi ve mali yardımlaşmaya süreklilik ve verimlilik
sağlayan bir kurumdur.
Vakfa dinsel bir görünüm verilmekle, varlıklı kişilerin yatırımlar dışında
kalan servetlerini vakfa ayırmaları, bu servetin hayırlı bir işe yatırılmasının
doğuracağı iç huzur nedeniyle özendirilmiş olmaktadır. Vakıflar bir de, mirasın
kamuya mal edilmesi ile, hem servetin bazı durumlarda olduğu gibi varisler
elinde israf edilmesini önlemekte, hem kamu yararına işler yaparak, devlete ve
kamuya yararlı olmakta, hem de bazı örneklerde olduğu gibi vakfeden kişinin
gelecek kuşaklarına sürekli bir gelir kaynağı temin etmiş olmaktadır.
Vakıf kamuya yapılan bir yardımdır. Vakıf kurma isteğe bağlıdır. Fakat bir
vakıf kurulduktan sonra geri dönülemez. Vakıflardan, dil, din, ırk gözetilmeden
herkes yararlanabilir.
Osmanlı İmparatorluğunda vakıfların, nazırlar, mütevelliler gibi hususi hükmi
şahıslarından fazla devlet kontrolüne tabi olmasına karşılık, batı hukukunda
vakıf, yalnız bir hususi hukuk müessesi olarak kalmış ve Osmanlı
İmparatorluğunda aldığı geniş, toplumsal mahiyeti bulamamıştır. Türk
vakıflarının bu noktada batıdan ne kadar üstün olduğu meydana çıkar. Ayrıca çok
önemli bir diğer husus, İmparatorluk Türkiyesinde köy ve kasabaların medeniyet
eserleriyle imar ve kalkınmasında, batının şartlı vasiyet usulü yerine, vakıf
müessesinden geniş ölçüde faydalanıldığıdır.
Osmanlı İmparatorluğunda vakıfların amme hizmetlerinin büyük bir kısmını
üzerlerine almaları, amme hizmeti müesseselerinin bir çoğunun vakıf yolu ile
kurulmuş olması, vakıf eserlerinin milli servetin ve medeniyetimizin bir kısmını
teşkil etmesi, vakıfların, idare ve medeniyet tarihimize girmesine sebep
olmuştur.
Medeniyet tarihimizde böylesine önemli rol oynayan başlıca vakıflar ise
şunlardır: Su Yolları, Su Kemerleri, Çeşme ve Sebiller, Yol, Köprü, Aşevi,
Misafir Evi, Dul Evi, Mektep, Medrese, Kütüphane, Muvakkithane, Hastane, Öksüz
Kızlara Çeyiz, Borçlu Mahsupların Borcunun Ödenmesi, Köyde İhtiyarlara Elbise
Verilmesi, Kale, İstihkam, Donanmaya Yardım, Askerin Teçhizatı, Deniz Fener
İnşası, Yetim Dul ve Muhtaçlara Yardım, Ders Malzemesi, Fakir Cenazelerinin
Kaldırılması, Van Gölünde Gemi İşletilmesi, Çamaşırhane Tesisi, Hayvanlara Gıda
Verilmesi, Kuşlara Yem Verilmesi için vakıflar. Ayrıca ilmin yükseltilmesini,
ahlâkın korunmasını, cemiyetten sefaletin kaldırılmasını hedef tutan vakıflar
da bulunmaktadır. Bu isimler, vakıfların ne denli, sosyal, kültürel ve ekonomik
hayata hizmet götürdüğünün bir belgesidir.
Okçular /Tîrendâzan /Kemankeşler Tekkesi Vakfı'nın Kurumlaştırılması :
İstanbul Ok Meydanı Vakfı, fetihten hemen sonra, Fatih Sultan Mehmet'in emri
ile kurulmuş ilk vakıftır. Bu konudaki fermanlarda kuruluş gayesi,
"gazilerin ve halkın ok atması ve toplu halde duâ etmesi için. . . "
diye açıklanmaktadır. Ok Meydanı'nda aynı zamanda bir duâ yeri olması ise,
okçuluk sporunun dinî yanına dikkat çekmektedir.
İstanbul, Bursa ve Edirne gibi ilk Osmanlı merkezlerinde böyle meydanlar
bulunmaktaydı. İstanbul Ok Meydanı'nın 50 menzili vardı. Osmanlı kentlerinde,
38 ayrı meydanda 107 ok menzili bulunmaktaydı. Fakat bunların birer vakıf
kurumu olduklarına dair bir kayda rastlanmamaktadır. Osmanlılarda okçuluk sporu
ilk defa bir vakıf tesisine bağlı olarak İstanbul'da karşımıza çıkmaktadır.
Titizlikle yönetilen bir vakıf kurumuna bağlı, örgütlü ve disiplinli bir
okçuluk sporuna öteki Doğu ve İslâm ülkelerinde rastlanmamaktadır.
Vakfın Gelirleri
Ok Meydanı Vakfı'nın nakit gelirinden, menkul ve gayrimenkul mallarının
korunmasından sorumlu kimseye Mütevellî/şeyh-i Mütevellî-i Akçe-i Vakf-ı Nukûd
denirdi. Vakfın gelir ve gider hesabını 1682 yılında "Atıcılar
Sicili"nin tutulmaya başlamasından sonra, şeyh Ahmed efendi tutuyordu.
Vaktiyle İstanbul Ok Meydanı'nda Sorkun ( Sivrikoz ) Çardağı diye bilinen üstü
kapalı bir yer vardı. Bosna Valisi Vezir İskender Paşa, Ok Meydanı'na bitişik Sivrikoz
Bahçesi'ni satın almış ve bir köşk yaptırmıştı. Kemankeşlerin barındığı
çardağı, köşkünün haremine bakıyor diye yıktırınca, atıcılar açıkta kaldılar,
ama ses etmediler. Birkaç çadır kurup, orada barındılar. Bir zaman sonra,
Sultan II. Bâyezîd'in Amasya'da şehzade iken okçuluk hocası olan Usta
Bâyezîd'in oğlu İran'dan konuk olarak gelmişti. Babasının selâmlarını ve
hediyelerini Padişah'a sundu. II. Bâyezîd de kemankeşlerden misafirini Ok
Meydanı'nda ağırlamalarını istedi. Ok Meydanı'na çadırlar kurularak ziyafet
düzenlendi. Bahçesinde oturan İskender Paşa'ya da saygı gereği iki sofra yemek
gönderdiler. Bu davranış Paşa'ya pek dokundu, çardağı yıktırdığına pişman oldu
911 ( 1505 ) yılında mescit ve tekkeyi yaptırarak vakfa bağlattı.
IV. Mehmed devrine kadar, meydan günleri yapılan harcamaların nereden
karşılandığı bilinmiyor. 1003 ( 1595 ) tarihli bir fermanda Ok Meydanı
Tekkesi'nin onarımı için, "Yeniçeri taifesinin hayrata sarf için tâyin
eyledikleri sülüs mallarından" para alınması emrediliyor. Gündelik
masrafların ise daha çok, bol geliri olan meydan müdavimlerinden karşılandığı
anlaşılmaktadır.
1639 yılında, Sultan IV. Murad'ın emriyle, Silahdar Mustafa Paşa'nın
nezaretinde Tekke onarıldı ve genişletildi. 1232 okka ağırlığında bakır kap
kacak vakf edildi. Mescit ve odalara hasır döşendi. Bakım için tahsisat
bağlandı.
Uşşakîzâde Hamza Çelebi ( 17. Yüzyıl ), halktan atıcı olup da Ok Meydanı'na ilk
vakıf tâyin eden kişi olarak, meydan duâlarında hayırla anılırdı. Yılda 200
kuruş olan vakfın; yarısı Tekke masrafları, diğer yarısı atıcılara yemek ve
çekilecek ziyâfetler içindi.
Dârüssaade Ağası Evkaf Nazırı Yusuf Ağa ( 17. Yüzyıl ikinci yarısı ), 1102
(1690-1691) yılında Medîne'de Haremeyn-i şerîfeyn olmuştu. Hayırsever bir
kişiydi. Üsküdar Atîk Vâlide Camii ve imâreti vakfından yevmî 20 akçe ve
Eminönü Yeni Vâlide Camii vakfından yevmî 20 akçe Ok Meydanı Tekkesi'ne
taamiyye bağlatmıştır. Yusuf Ağa, sonradan Divan'a arz gönderip, müceddeden
berât-ı şerif istemiştir. Bu konudaki 16 şevval 1093 ( 1682 ) tarihli iki
fermanda bu konular yazılıdır. Bu iki ferman daha sonra 2 Muharrem 1099 ( 1687
), 26 Ramazan 1102 (1691), 22 Cemaziyülâhır 1106 (1695), 10 Rebiyülahır 1115
(1703) ve 28 Sefer 1168 (1754) tarihlerinde istek üzerine yenilenmiştir. Bu
tarihten sonra taamiyye kesildiği anlaşılıyor. Yusuf Ağa, Yıldız Poyrazı ile
840 geze ok atarak kendi adıyla anılan Yusuf Ağa Menzili'ni açmış, Tekkeye
taamiyye bağlattığı için, bu mesâfeye ana taşı diktirmesine izin verilmiştir.
Menzilde yalnız Dârüssaade ağalarının atması şartını koymuştur.
Sultan III. Ahmed'e aid 1127 ( 1715 ) tarihli bir ferman, bu tarihten önce
Tekkenin onarıldığını, daha sonra gerekecek tamirler için İstanbul Gümrüğü
Mukataası malından elli akça yıllık bağlandığını göstermektedir. 1720'de Ok
Meydanı'nda yapılan sünnet düğününde, Atıcılar Tekkesi hanım seyircilere tahsis
olunmuştu.
Sultan I. Mahmud devrinde ( 1730-1754 ) Tekkeye yeni bir taamiyye bağlanıyor:
Darüssaade Ağası ve Haremeyn Evkaf Nazırı Hacı Beşir Ağa Divan'a arz gönderip,
Ok Meydanı Tekkesi'nde sakin olanların taamiyyeleri azaldığı için, Eyüb'deki
Dershâne ve Medresenin evkafı 20 akçe bağlanmasına izin ve ferman çıkartıyor. 8
Rebiülevvel 1150 (1737) tarihli ferman, 28 Safer 1168(1754)'de Sultan III.
Osman tarafından yenileniyor.
Ayrıca, tîrendazlar "Divân-ı Hümâyûna arzuhal sunup Ok Meydanı'nda vâki
Atıcılar Tekkesinin taamiyyesi kalîl olub ianete muhtaç olmakla düşen mahlulden
takas şartıyla Filibe Nezareti'nden almak üzere yevmî bir şinik pirinç
verilmesine" ferman çıkartıyorlar. 19 Cemaziyülâhır 1153 tarihli fermana,
yine aynı tarihte, bu pirinci her yıl Filibe'ye gidip almak zor olduğundan,
ocaklık pirinci ile birlikte getirtilerek Kiler-i Amirei'den verilmesi yolunda
bir ferman eklenmişti Bu iki ferman da, 28 Safer 1168 (1754), Receb 1176 (1763)
ve 18 Rebiülevvel 1219 (1804) tarihlerinde yenilenmiştir.
Bunların bir kısmı kesilirken, "Zümre-i Rumat şeyhi Seyyid Fethizâde
Seyyid Elhac Mustafa, Edirne mukataası malından mutasarrıf olduğu yevmi 20
akçesi tamamen Hazinede kalmış olup, mukabelesinde takas şartıyla 20 akça daha
zam olunarak Duhan Gümrüğünden sade yağ bahası 40 akçeye iblağı. . . "
konusunda bir arzuhal sunarak Sefer 1198 ( 1787 ) tarihli ferman çıkartılıyor.
3 Receb 1233 ( 1818 ) tarihli birinci fermanda, "Ok Meydanı"nda kâin
Kemankeşin Tekkesinin ez seri nev ihyâsıyla. . . Tekke-i mezbûreye Matbah-ı
Amirem tarafından tayin edilmiş olan senevî seksen kile pirincin üzerine yirmi
kile dahi zam ve ilave ile yüz kileye iblağ ve beher meydan günlerinde tabhı
mûtâd olan taam lâzimesiyçüm ibtidâ-i rûz-ı Hızır'dan rûz-ı Kasım duhûlüne
kadar ikiyüzkırk kıyye rugân-ı sâdenin dahi Matbah-ı Amirem tarafından tahsîsi.
. . " emrolunmaktadır.
6 Receb 1233 ( 1818 ) tarihli ikinci ferman, "Müceddeden ihyâ olunmuş
bulunan Ok Meydanı Tekkesi'nde rûz-ı Hızır'dan rûz-ı Kasım'a değin
hasbü'l-mutâd Perşembe ve Pazartesi günlerinde tabh ve ihrâç olunan sofralar
içün beher atış günlerinde Tersâne-i Amirem Kalyonları furunundan ita olunmak
üzere seksener aded man-ı azîz tâyin ve tahsîsi. . . " yolundadır.
3 Receb 1233 ( 1818 ) tarihli üçüncü ferman ise, "Ok Meydanı'nda Kâin
Kemankeşân Tekkesi'nin. . . tâyînâtı olmadığına binâen bu senelere göre kaide-i
remiyân üzre vâki kırk nöbet atış günlerinde onbeşer vakıyye itibariyle rûz-ı
Hızır'dan rûz-ı Kasım'a kadar Kassabân-ı hassam tarafından. . . altıyüz vakıyye
lâhm-ı ganem tahsîsi" hakkındadır.
Bu tarihten sonra, Tekke hizmetlerinin maaşlarını alamadıkları konusundaki iki
arzuhal ve cevaplarından başka resmî bir belgeye rastlanmamaktadır. 1307
tarihli, Bekçi Kâmil ve Havacı Ahmed Cemal mühürlü arzuhalde, Ok Meydanı
Dergahı'nın tâmirât yüzünden kapalı olması bahanesiyle 1306 yılından beri 60 ve
40 kuruş olan maaşlarını alamadıkları bildiriliyor. Evkaf Nezareti durumu
inceletip, 17 şubat 1281 tarihinden beri Sultan II. Mahmud vakfından Tekkenin
şeyhine aylık 550 ve hademelerine 1020 kuruş ödendiği anlaşılmış, ödenmesinin
devâmına karar vermiştir. ikinci arzuhal yine bu konu ile ilgili bir itirazdır.
İstanbul Ok Meydanı'nda biri ünlü Helvacı karlığı olmak üzere beş karlık vardı.
Kar satışından Tekkeye gelir sağlanırdı. Helvacı Karlığı adını, Kanunî devrinde
burada tezgâh kuran, pamuk ekmeği ve helvası kemankeşlerce çok sevilen bir
helvadan alıyordu.
Ok Meydanı Tekkesi'nde her Pazartesi ve Perşembe günleri atıcılara yemek
çıkardı. Bu yemek 7 sofra ve 7 çeşit çıkarılır ve gideri tekkenin vakfından
karşılanırdı. Sultan III. Selim zamanına kadar bu miktar üzerinden yapılıyordu.
Sultan III. Selim padişah olur olmaz atıcılığa başlayıp tekkeyle ilgilenince,
atış yapanlar çoğaldı ve 7 sofra yetişmez oldu. Bu nedenle babası Sultan III.
Mustafa'nın vakfından senede 1000 kuruş verilmek üzere sofra adedini 10'a
çıkarttı.
Ok Meydanı'nın son devrinde meydan günlerinde 11 sofra ve 7-8 çeşit yemek
çıkartılıyordu. Ayazma ve Havuz Başı mesîresi şeyh tarafından icara verildi.
Bâyezîd'de Okçular Çarşısı'ndaki 97 nolu dükkanın icarı da şeyh tarafından
alınıyordu. Tekke hademesi aylıkları ise 59 kuruştu.
Ok Meydanı tekkesinden okçulara gıda yardımı da yapılıyordu . Bu konuda Okçu
Köse şöyle diyor: "Bundan 10 sene evveline kadar tekkeden 60 kuruş ve bir
miktar yağ, pirinç verirlerdi. Onları da kestiler. Bir müddet ağızcılıkla
geçindim. şimdi bu kulübede çile dolduruyorum ve emr-i Hakk'ı bekliyorum".
Sonuç ve Değerlendirme:
Batı toplumlarının tarihsel gelişimi, Türk toplumlarının tarihsel gelişiminden
oldukça farklıdır. Gerek göçebelik, gerek miri rejimi geleneği, gerekse İslam
dinînin toplumsal yaşama getirdiği kurallar Türklerde sosyal yardım anlayışının
batıdan farklı biçimde ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu nedenle bir takım
kurumların her iki toplum yapısında da aynı biçimde ve aynı doğrultuda oluşması
beklenemez. Örneğin lonca teşkilâtı her iki toplumda da sanatkarların
oluşturduğu, onları korumayı amaçlayan bir teşkilât olmasına rağmen, kuruluşu,
kapsamı ve işlevleri bakımından birbirinden oldukça farklıdır. Batıda loncalar,
genellikle belli bir işi yapan kişilerin mesleki çıkarlarını korumak için
geliştirdikleri, çırak ve kalfanın fazlaca etkin olmadıkları bir kuruluş olmasına
karşılık, Osmanlılardaki loncalar, çırak kalfa tüm esnafı kucaklayan ve bütün
topluma, çeşitli alanlarda hizmet veren kurumlar olmuşlardır.
Türkiyede, batı benzeri sosyal politika önlemlerinin alınması ancak miri
rejiminin çöküntüye uğraması, buna bağlı olarak bu rejimin belirlediği üst yapı
kurumlarının ve sosyal yardım anlayışının ve bununla ilgili kuruluşların eski
ağırlığını yitirerek, miri rejiminin yerini batı toplumlarının üst yapıyı
belirleyici özelliği olan alt yapı unsurlarının alması çabalarının hızlanması
ve buna bağlı olarak bu yapının gerektirdiği bir sosyal politika anlayışının
uygulanmak istemesi sonucu olmuştur.
Kuşkusuz miri rejiminin çözülmesi ve buna bağlı değer ve anlayışların toplumsal
yaşamdan ağırlığını çekmesi kısa bir sürede olmamış, 16. ve 17. yydan
başlayarak kendini hissettirmiştir. Bu çöküşün yerini batı benzeri bir yapının
alması çabaları ise özellikle Tanzimattan sonra iyice belirginleşmiş,
Cumhuriyet ise bu değişimin en üst düzeyde yaşandığı, sosyal güvenlik önlemlerinin
alındığı dönem olmuştur.
Bu nedenlerle batı benzeri sosyal yardım anlayışı ve örgütleri bu dönemlerde (
Tanzimat Cumhuriyet ) ortaya çıkmıştır. Fakat Orta Asya Türk, Selçuklu
Türk ve Osmanlı Türk toplumlarında, sosyo-ekonomik yapılarına ve çağın gereklerine
uygun ve günümüzde sosyal politika önlemleri olarak adlandırılan bir dizi
önlemler en radikal bir biçimde alınmaya çalışılmış, sosyal yardıma muhtaç
kişilerin oluşmasına engel olacak bir düzen kurulmuş, ayrıca bu yardımlara hala
muhtaç kişilerin olabileceği düşünülerek diğer bir takım kurumların
yerleştirilmesine çalışılmıştır. Özellikle İslâm dinînin koyduğu kurallarla
yardım edilen kişinin onurunun incinmemesine, yardım eden kişinin de bu
davranışından dolayı kişisel bir çıkar amaçlamamasına özen gösterilmiştir.
Ne var ki, önceleri dinin ve geleneklerin şekillendirdiği ferdî davranışlarla
karşılanabilen sosyal riskler, nüfusun artması ve toplumsal ilişkilerin
karmaşıklaşması sonucu, giderek, örgütlenmiş kurumlar aracılığıyla karşılanmaya
başlanmış ve böylece sosyal sigortalar gibi, yeni sosyal güvenlik kurumları
ortaya çıkmıştır. Bilindiği gibi nüfusun artması, toplumsal ilişkilerin
karmaşıklaşması, batıda özellikle sanayi devriminden sonra karşılaşılan
olgulardır. Bizde ise özellikle Cumhuriyetin ilanından sonra nüfusun giderek
artacağı, sosyo-ekonomik yapının karmaşıklaşacağı, sosyal yardımların artık
eskisi gibi bireysel ve dinsel kökenli ilgilere bırakılamayacağı düşünülerek,
sosyal yardımların yasalarla desteklenmesine ve sosyal sigorta kurumlarının
kurulmasına geçilmiştir.
--------------------
(1) Hasan Ali Koçer, Türk Düşüncesinde Sosyal Yardım Fikri, 1978 (teksir), s.
5.
(5) Neşet Çağatay, Bir Türk Kurumu Olan Ahilik, Ankara Üniversitesi Basımevi,
1974, s. 51-52.
(9) Veysi Erken, Bir Sivil Örgütlenme Modeli Ahilik, Seba Yayınları, 1998,s.
91-93.
(13) Şakir Berki, Vakfın Mahiyeti, Vakıflar Dergisi, Sayı, V111, s.1-7.
